a
YEDAŞ 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun

İran Neden Önemli?

“

Yazar: Erdal Kesin


İran’ı haritadan çekip aldığınızda, Ortadoğu’da geriye kaç “gerçek devlet” kalır?

Bu soru basit görünür. Ama cevabı öyle değildir.

Çünkü bölgedeki birçok siyasi yapı, modern ulus-devlet formuna sonradan eklemlenmiştir. Üstelik bu süreç, çoğu zaman dış müdahalelerle şekillenmiştir.

Sınırlar çizilirken toplumlar bölünmüş, farklı etnik ve mezhepsel yapılar aynı çatı altında toplanmıştır. Bugün yaşanan kırılganlıkların önemli bir kısmı da tam olarak buradan beslenir.


İran bu tablonun içinde ayrı bir yerde durur.

Rejimler değişmiş, hanedanlar yıkılmış, devrimler yaşanmıştır. Ama devlet sürekliliği kopmamıştır.

Bu uzun tarihsel devamlılık, Tahran’a yalnızca siyasi değil, aynı zamanda zihinsel bir strateji derinliği kazandırır. Bölgesel nüfuzunu da büyük ölçüde bu süreklilik üzerinden kurar.

Lübnan’dan Yemen’e, Irak’tan Suriye’ye uzanan etki alanı, yalnızca askeri kapasitenin değil, çok katmanlı bir jeopolitik organizasyonun sonucudur.


İran’ın gücü, yalnızca sınırlarının içinde aranamaz.

Hürmüz Boğazı’na yakınlığı, küresel enerji akışının merkezlerinden birinde konumlanması anlamına gelir. Bu da onu sıradan bir bölgesel aktörden farklı bir kategoriye taşır.

Çünkü burada söz konusu olan şey sadece petrol değildir. Küresel ekonominin akış hızını etkileyebilme kapasitesidir.


Son yıllarda ABD, İsrail ve İran arasında tırmanan gerilim, yalnızca Ortadoğu içi bir kriz olarak okunamaz.

Etkileri çok daha geniş bir jeopolitik alana yayılır. Hatta kimi zaman bu gerilimin Pasifik’e kadar uzanan ekonomik ve stratejik yansımaları olur.

İran dosyası, bu yönüyle sadece Tahran’ı değil, Çin gibi büyük enerji ithalatçılarını da doğrudan ilgilendirir.


Sahadaki çatışma dinamiği artık teorik bir tartışma olmaktan çıkmıştır.

Füze saldırıları, hava operasyonları ve karşılıklı misillemelerle birlikte gerilim fiilen görünür hale gelmiştir. Ancak burada dikkat çeken önemli bir asimetri vardır.

İran’ın bölgesel nüfuz stratejisi daha çok dolaylı vekil yapılar üzerinden yürürken, İsrail çok daha doğrudan askeri angajmanlara girebilen bir aktör olarak öne çıkar.


Savaş yalnızca askeri kapasiteyle açıklanmaz.

Kimlikler, tarihsel hafıza ve toplumsal algı, savaşın seyrini belirleyen en önemli unsurlar haline gelir. Bugün yaşanan karşılıklı tehdit algısı da tam olarak bu zeminde sertleşmektedir.


Asıl kritik soru şudur: Washington için İran gerçekten tek başına bir hedef mi?

Görünürde evet. Ancak arka planda çok daha geniş bir denge hesaplaması vardır.

İran’ın Çin’le kurduğu enerji ilişkisi ve dolar dışı ticaret mekanizmaları, bu dosyayı küresel bir rekabet alanına dönüştürür. Dolayısıyla İran üzerindeki her baskı, aynı zamanda Asya-Pasifik hattına uzanan daha büyük bir stratejik denklemin parçasıdır.


İran’ın iç yapısı ise dışarıdan göründüğü kadar kırılgan ya da tek merkezli değildir.

Devrim Muhafızları, dini otorite, bürokrasi ve güvenlik aygıtları, birbirine geçmiş çok katmanlı bir sistem oluşturur. Bu yapı, dış baskılar karşısında çoğu zaman çözülmek yerine daha da sertleşme eğilimi gösterir.


Ancak bu, İran’ın iç sorunlardan bağımsız olduğu anlamına gelmez.

Ekonomik daralma, yüksek enflasyon, genç nüfusun beklentileri ve toplumsal gerilimler, önemli kırılganlık alanları yaratır.

Özellikle son yıllarda artan güvenlik açıkları ve üst düzey hedeflere yönelik operasyonlar, devlet kapasitesindeki aşınmayı görünür kılar.

Tarihsel deneyim şunu gösterir: Devletler çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden yıpranır.


Türkiye açısından ise tartışma daha hassas bir zemine oturur.

Burada temel soru, İran’ın politikalarını onaylamak ya da reddetmek değildir. Asıl mesele, devlet yapısının varlığını sürdürebilmesidir.

Çünkü İran’ın zayıflaması ile tamamen çökmesi aynı sonuçları üretmez.


1639 Kasr-ı Şirin’den bu yana büyük ölçüde istikrarlı kalan sınır hattının ötesinde bir otorite boşluğu oluşması, bölgesel güvenlik dengelerini doğrudan etkiler.

Böyle bir boşlukta ortaya çıkacak güç yapısının kimler tarafından doldurulacağı belirsizdir. Daha da önemlisi, bu tür boşluklar genellikle düzen üretmez.

Tam tersine, silahlı grupların, milis yapıların ve ayrılıkçı hareketlerin hızla çoğaldığı bir ortam yaratır. Irak, Libya ve Suriye örnekleri bu açıdan oldukça öğreticidir.


Bir diğer sonuç ise göç dalgalarıdır.

Suriye krizinin yarattığı yük henüz tam anlamıyla yönetilememişken, İran kaynaklı olası bir kırılma çok daha geniş ölçekli etkiler doğurabilir.

Bu nedenle mesele sadece İran değildir. Mesele, İran’ın varlığının veya yokluğunun üreteceği bölgesel mimaridir.


Ortadoğu’nun son yirmi yılına bakıldığında ortak bir desen görülür:

Parçalanan her devlet, kısa vadede çözüm değil, daha büyük istikrarsızlıklar üretmiştir.

Sonuç olarak tartışılması gereken şey, İran’ın politikaları değil, İran’ın yokluğunda ortaya çıkacak boşluğun nasıl ve kim tarafından doldurulacağıdır.

Çünkü bazı durumlarda devletlerin varlığı, politik tercihlerden bağımsız olarak bölgesel düzenin en temel sigortası haline gelir.


Kaynakça:

  • Yinon, Oded. (1982). A Strategy for Israel in the Nineteen Eighties.

  • IAEA. (2024-2025). Implementation of the NPT Safeguards Agreement in Iran.

  • SIPRI. (2025). Armaments, Disarmament and International Security.

  • Mearsheimer, John J. (2018). The Great Delusion. Yale University Press.

  • ABD Hazine Bakanlığı. (2026). Daily Treasury Statement.

  • ORSAM. (2025). Hamaney Sonrası İran Raporu.

”

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

HSK Yaz Kararnamesi Yayımlandı: Samsun’da Yargıda Büyük Değişim, Başsavcı Kılıç Yargıtay’a Gönderildi

HIZLI YORUM YAP

Samsun OLAY olarak, size daha iyi bir deneyim sunabilmek amacıyla yasal mevzuata uygun çerezler kullanıyoruz. Detaylı bilgi ve haklarınız için Veri Politikamızı inceleyebilirsiniz.