“
/ERDAL KESİN
Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Ortadoğu’da yalnızca bir imparatorluk çökmemişti. Aynı zamanda bölgenin geleceğine ilişkin birbirinden farklı beklentiler de çatışmaya başlamıştı. Savaş boyunca Osmanlı Devleti’ne karşı İngiltere ile iş birliği yapan Arap liderleri, özellikle de Mekke Emiri Hüseyin bin Ali ve oğulları, zaferin ardından geniş sınırları olan bağımsız bir Arap devletinin kurulacağını düşünüyordu. Londra ise aynı gelişmelere çok farklı bir gözle bakıyordu. İngiliz karar vericiler açısından savaşın sonunda ortaya çıkan tablo, yerine getirilmesi gereken vaatlerden çok korunması gereken çıkarlar anlamına geliyordu.
Bu çıkarların başında Süveyş Kanalı’nın güvenliği geliyordu. Britanya İmparatorluğu’nun küresel yapısı düşünüldüğünde bu durum şaşırtıcı değildir. Hindistan hâlâ imparatorluğun en değerli sömürgesiydi ve Londra ile Hindistan arasındaki en kısa deniz yolu Süveyş’ten geçiyordu. Bu nedenle Mısır’dan Filistin’e, Ürdün’den Irak’a uzanan geniş coğrafya İngiliz stratejistlerin gözünde birbirinden bağımsız ülkeler değil, aynı güvenlik zincirinin halkalarıydı. Bölgenin kontrolü, aslında Hindistan yolunun kontrolü anlamına geliyordu.
Ancak savaş sonrasında İngiltere’nin karşı karşıya kaldığı sorun yalnızca stratejik değildi. Arap isyanına verilen destek nedeniyle oluşan siyasi beklentiler de yönetilmek zorundaydı. Özellikle Hüseyin bin Ali’nin oğlu Faysal, savaşın ardından Şam’da kurulan Arap Krallığı’nın başına geçmiş ve Arap milliyetçiliğinin sembol isimlerinden biri haline gelmişti. Ne var ki bu deneyim uzun sürmedi. Daha önce yapılan gizli anlaşmalar ve savaş sonrasında oluşturulan manda düzeni devreye girince Fransa, Suriye üzerindeki hakimiyetini kurmak için harekete geçti. Temmuz 1920’de gerçekleşen Maysalun Muharebesi sonrasında Fransız birlikleri Şam’a girdi ve Faysal’ın kısa ömürlü krallığı sona erdi.
Tam da bu noktada Londra’nın önünde yeni bir denklem belirdi. Bir tarafta savaş sırasında desteklenmiş ve Arap dünyasında belirli bir meşruiyet kazanmış Haşimi ailesi vardı. Diğer tarafta ise doğrudan yönetilmesi giderek maliyetli hale gelen geniş Ortadoğu toprakları bulunuyordu. Özellikle 1920 Irak İsyanı İngiliz yöneticiler üzerinde derin etki bırakmıştı. Aylar süren çatışmalar yalnızca askerî kayıplara yol açmamış, aynı zamanda bölgenin doğrudan sömürge yönetimiyle kontrol edilmesinin sürdürülebilir olmadığını da göstermişti.
Bu şartlar altında dönemin Sömürgeler Bakanı olan Winston Churchill, Mart 1921’de Kahire’de önemli bir konferans topladı. Toplantıya askerler, diplomatlar, istihbarat uzmanları ve bölgeyi yakından tanıyan isimler katıldı. Bunların arasında T. E. Lawrence ve Gertrude Bell gibi dönemin en etkili figürleri de bulunuyordu.
Kahire Konferansı’nın amacı görünürde idarî bir düzenleme yapmaktı. Fakat gerçekte tartışılan konu, savaş sonrası Ortadoğu’nun hangi yöntemle yönetileceğiydi. İngilizler askerî harcamaları azaltmak, Fransa ile doğrudan rekabetten kaçınmak, petrol bölgeleri üzerindeki nüfuzu korumak ve bölgeyi mümkün olduğunca düşük maliyetle kontrol etmek istiyordu. Bu nedenle ortaya çıkan çözüm, klasik sömürge yönetimi ile yerel meşruiyet arasında kurulmuş pragmatik bir dengeydi.
Konferansın en önemli sonuçlarından biri Faysal’ın Irak tahtına çıkarılması oldu. Böylece Şam’da kaybettiği krallığın yerine Bağdat’ta yeni bir monarşi kurulacaktı. İngilizler Faysal’ın Arap kamuoyunda kabul görebilecek bir isim olduğunu düşünüyorlardı. Ancak bu yeni devlet tam anlamıyla bağımsız değildi. Savunma politikası, dış ilişkiler ve ekonomik kararların önemli bölümü İngiliz nüfuzu altında kalmaya devam etti. 1921 yılında gerçekleştirilen halk oylaması benzeri sürecin ardından Faysal kral ilan edildi ve 23 Ağustos’ta Bağdat’ta taç giydi.
Faysal’ın kardeşi Abdullah için ise farklı bir çözüm üretildi. Başlangıçta Fransızlara karşı Suriye’ye ilerlemeyi düşünen Abdullah’ın bu planı Londra tarafından desteklenmedi. Bunun yerine Filistin Mandası’nın doğusunda kalan bölgede yeni bir yönetim oluşturuldu. Böylece Transürdün Emirliği ortaya çıktı. Bugünkü Ürdün devletinin temelleri de bu süreçte atıldı. Bu nedenle Ürdün’ün ortaya çıkışını yalnızca yerel milliyetçiliğin ya da yalnızca emperyal planlamanın ürünü olarak açıklamak eksik kalır. Devletin kuruluşunda hem İngiliz stratejik hesaplarının hem de Haşimi hanedanının siyasi ihtiyaçlarının etkisi bulunmaktadır.
Kahire’de alınan kararların arkasındaki ekonomik boyut da göz ardı edilemez. Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş teknolojisinin dönüşmesiyle birlikte petrol, büyük güçlerin vazgeçilmez stratejik kaynağı haline gelmişti. Özellikle Musul ve Kerkük çevresindeki rezervler, İngiliz planlamasında giderek daha merkezi bir yer tutuyordu. Dönemin İngiliz belgelerinde enerji güvenliği ile imparatorluğun geleceği arasında doğrudan ilişki kurulduğu görülmektedir. Bu nedenle Irak’ın tamamen bağımsız ve İngiliz etkisinden uzak bir yapı haline gelmesi Londra’nın tercih ettiği bir senaryo değildi.
Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesinde Fransa faktörü de belirleyici rol oynadı. Her ne kadar iki ülke savaşın galipleri olarak aynı tarafta görünse de bölge üzerindeki nüfuz mücadelesi hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Suriye ve Lübnan Fransız etki alanına bırakılırken, Irak, Filistin ve Transürdün İngiliz nüfuz sahası içinde şekillendi. Bu durum, daha önce imzalanan Sykes-Picot düzeninin farklı bir biçimde uygulanmasından başka bir şey değildi.
Bugün Ortadoğu’daki birçok sınırın yapay olduğu sıkça söylenir. Bu ifade belirli ölçüde doğrudur; ancak çoğu zaman eksik kullanılır. Çünkü sınırlar yalnızca Londra ve Paris’te cetvelle çizilmedi. Aynı zamanda yerel güç dengeleri, aşiret yapıları, hanedan rekabetleri ve dönemin siyasi zorunlulukları da bu süreçte etkili oldu. Kahire Konferansı’nın önemi biraz da burada yatmaktadır. Toplantıda alınan kararlar yalnızca haritaları değiştirmedi; devletlerin nasıl yönetileceğine ilişkin bir model de oluşturdu.
Aradan yüz yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen Irak’ın siyasi yapısında, Ürdün monarşisinin meşruiyet tartışmalarında, Filistin meselesinde ve hatta bölgesel güç mücadelelerinde o dönemin izlerini görmek hâlâ mümkündür. Tarihin bazı anları vardır; etkileri yalnızca kendi dönemleriyle sınırlı kalmaz. Kahire Konferansı da böyle bir dönüm noktasıdır. Churchill ve çalışma arkadaşları 1921 yılında kısa vadeli sorunlara çözüm üretmeye çalışırken, farkında olarak ya da olmayarak modern Ortadoğu’nun siyasi mimarisinin temel taşlarını da yerlerine koyuyorlardı. Bugün bölgedeki krizlerin önemli bir kısmı güncel aktörler tarafından şekillendiriliyor olsa da o krizlerin üzerinde yükseldiği siyasi zemin büyük ölçüde bir asır önce Kahire’de alınan kararların mirasını taşımaya devam ediyor.
Kaynakça
-Fromkin, David. Barışı Bitiren Barış: Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı?
-O’Connell, Barry. Churchill’in Çöl Savaşı.
– Lawrence, T. E. Bilgeliğin Yedi Sütunu.
-Barr, James. Kumdaki Bir Çizgi: İngiltere, Fransa ve Ortadoğu’yu Şekillendiren Gizli Mücadele.
-Gertrude Bell Arşivi ve Yazışmaları.
-1921 Kahire Konferansı Tutanakları.
-İngiliz Ulusal Arşivi: 1920 Irak İsyanı Belgeleri.
“
Havza’da CHP’li Eski Vekile Tepki!
Samsun'un gerçek sesi, tüm sosyal ağlarda!
Samsun'un gerçek sesi, tüm sosyal ağlarda!