a
Tahsin Bayar

Tahsin Bayar

30 Ekim 2026 Cuma

    Nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz?

    Nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz?
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Tahsin BAYAR – SAMSUN
    Cumhuriyet Bayramı, yalnızca takvimde yer alan bir bayram günü değildir. Aynı zamanda nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizi, hangi değerlere sahip çıkmamız gerektiğini ve gelecek nesillere nasıl bir Türkiye bırakacağımızı düşünme günüdür.
    29 Ekim 1923, Türk milletinin kendi kaderini belirleme iradesinin tarihî bir dönüm noktasıdır. Cumhuriyet, egemenliğin bir kişiye, hanedana veya ayrıcalıklı bir zümreye değil, millete ait olduğunu ilan eden bir yönetim anlayışıdır.
    Ancak şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor:
    Biz, yalnızca adı Cumhuriyet olan bir ülkede mi yaşamak istiyoruz, yoksa bütün kurumlarıyla demokratik bir Cumhuriyet mi istiyoruz?
    Gerçek Cumhuriyet, yalnızca seçim sandığından ibaret değildir. Sandık elbette demokrasinin vazgeçilmez unsurudur. Fakat demokrasinin bütün anlamıyla yaşanabilmesi için özgürlüklerin korunması, hukukun üstünlüğünün sağlanması, temel hakların güvence altına alınması ve devlet gücünün denetlenmesi gerekir.
    Çünkü Cumhuriyet’in gerçek gücü, yalnızca yönetenlerin kim olduğuyla değil, yönetme yetkilerini hangi kurallara bağlı olarak kullandıklarıyla ölçülür.

    DEMOKRASİ: MİLLETİN İRADESİ, HERKESİN HAKKI

    Demokrasi, yalnızca çoğunluğun yönetme hakkı değildir. Aynı zamanda azınlıkta kalanların haklarının korunması, farklı düşüncelerin özgürce ifade edilmesi ve eleştirinin bir tehdit olarak görülmemesidir.
    Bir ülkede insanlar düşüncelerini korkmadan açıklayamıyorsa, basın özgürlüğü yeterince korunamıyorsa, farklı görüşlere tahammül gösterilemiyorsa demokrasinin gelişmesi mümkün değildir.
    Demokrasi, yalnızca bizi destekleyenlerin değil, bize karşı çıkanların da haklarını savunabilmektir.
    Unutmayalım ki demokratik olgunluk, aynı fikirde olanlarla anlaşmakta değil, farklı düşünenlerle birlikte yaşayabilmekte ortaya çıkar.

    LAİKLİK: İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNÜN GÜVENCESİ

    Laiklik, dinin karşısında olmak değil; devletin bütün inançlar karşısında tarafsızlığını koruması ve herkesin inanç özgürlüğünü güvence altına almasıdır.
    İnsanlar dinlerini özgürce yaşayabilmeli, inançları nedeniyle ayrımcılığa uğramamalı; hiçbir vatandaş inancı veya inançsızlığı yüzünden baskı görmemelidir.
    Din, siyasi çıkarların aracı hâline getirilmemeli; devlet de vatandaşları arasında inançlarına göre ayrım yapmamalıdır.
    Gerçek laiklik, inananın da inanmayanın da kendisini güvende hissettiği bir hukuk düzenidir.
    İnanç, insanın vicdanında; devletin adaleti ise bütün vatandaşlara eşit mesafede olmalıdır.

    İNSAN HAKLARI: İNSANIN ONURU HER ŞEYDEN ÜSTÜNDÜR

    İnsan hakları, devletin vatandaşlarına bir lütfu değil, her insanın doğuştan sahip olduğu temel haklardır.
    Yaşama hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, kişi güvenliği, adil yargılanma hakkı ve ayrımcılığa karşı korunma, demokratik bir toplumun vazgeçilmez değerleridir.
    İnsan hakları yalnızca bizim gibi düşünenlerin değil, herkese ait haklardır.
    Bir insanın hakkını savunmak için onun siyasi görüşünü, inancını, kimliğini veya dünya görüşünü bilmemiz gerekmemelidir.
    Çünkü adalet, kişiye göre değiştiği anda adalet olmaktan çıkar.

    HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ: HİÇ KİMSE HUKUKTAN ÜSTÜN DEĞİLDİR

    Demokratik Cumhuriyet’in temel direklerinden biri hukukun üstünlüğüdür.
    Hukukun üstünlüğü, yalnızca vatandaşların yasalara uyması anlamına gelmez. Devleti yönetenlerin de hukukla bağlı olması, kararların keyfî değil, hukuk kurallarına uygun biçimde alınması demektir.
    Hiçbir makam, hiçbir kişi ve hiçbir siyasi güç hukukun üzerinde olmamalıdır.
    Adalet, güçlüden yana değil, haklıdan yana olmalıdır.
    Bir ülkede insanlar haklarını ararken makamına, servetine veya siyasi bağlantılarına güvenmek zorunda kalıyorsa orada hukuk güvenliği konusunda ciddi sorunlar var demektir.
    Hukukun üstünlüğü, güçlülerin istediğini yapabilmesi değil, herkesin hukuk önünde eşit olmasıdır.

    KUVVETLER AYRILIĞI: GÜCÜN DEĞİL, HUKUKUN HÂKİMİYETİ

    Yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrılması, demokratik yönetimin temel güvencelerindendir.
    Yasama kanun yapar, yürütme ülkeyi yönetir, yargı ise hukukun uygulanmasını sağlar. Bu erkler arasındaki denge ve denetim mekanizmaları, devlet gücünün tek elde toplanmasını önlemeye yardımcı olur.
    Özellikle bağımsız ve tarafsız bir yargı, vatandaşın haklarını koruyabilmesinin en önemli güvencelerinden biridir.
    Unutulmamalıdır ki kuvvetler ayrılığı, devletin işleyişini zorlaştırmak için değil, devlet gücünün kötüye kullanılmasını önlemek için vardır.
    Denetlenmeyen güç, zamanla kendisini hukukun üzerinde görme tehlikesi taşır.
    Demokratik Cumhuriyet’in güvencesi, kişilerin iyi niyetine değil, kurumların sağlamlığına ve hukukun bağlayıcılığına dayanmalıdır.

    CUMHURİYET, GELECEK NESİLLERE BIRAKILACAK EN BÜYÜK EMANETTİR

    Cumhuriyet’i yaşatmak, yalnızca bayramlarda meydanları doldurmakla, törenlere katılmakla veya güzel sözler söylemekle mümkün değildir.
    Cumhuriyet’i yaşatmak; adaleti savunmak, insan haklarına sahip çıkmak, farklı düşüncelere saygı göstermek, kamu kaynaklarının hesabını sormak ve hukukun herkes için eşit uygulanmasını istemektir.
    Cumhuriyet, eleştiriden korkan değil, eleştiriden güç alan bir yönetim anlayışıyla gelişir.
    Bir ülkede vatandaşların yönetenleri sorgulayabilmesi, yanlışları dile getirebilmesi ve haklarını özgürce savunabilmesi, Cumhuriyet’in zayıflığı değil, demokratik gücünün göstergesidir.
    Bizim özlemimiz; insanların düşüncelerinden dolayı dışlanmadığı, inançları nedeniyle ayrımcılığa uğramadığı, hak ararken korkmadığı, adalet karşısında kendisini yalnız hissetmediği bir Türkiye’dir.
    Kimsenin kimliğinden, düşüncesinden veya inancından dolayı ötekileştirilmediği; liyakatin, adaletin ve insan onurunun esas alındığı bir ülke…
    Çünkü gerçek kalkınma yalnızca ekonomik büyümeyle, gerçek huzur yalnızca sessizlikle, gerçek demokrasi de yalnızca seçimlerle ölçülemez.
    Bunların yanında özgürlük, güven, adalet ve eşitlik de gerekir.

    Devamını Oku

    Samsun-Ordu-Giresun hattında unutulan lakaplar

    Samsun-Ordu-Giresun hattında unutulan lakaplar
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Samsun OLAY – Karadeniz’in sözlü kültürü yalnızca manilerde, türkülerde ve deyimlerde yaşamıyor. Yörelere özgü lakaplar da bölgenin sosyal hafızasında önemli bir yer tutuyor. Geçmişte şehir ve ilçeler arasındaki dostane rekabetler, meslekler, yöresel özellikler ve halk mizahı bu lakaplara yansıdı. Samsun’dan Giresun’a uzanan sahil boyunca halk arasında kullanılan bazı eski lakaplar şöyleydi:

    Sahil boyunca kullanılan eski lakaplar

    Samsun “Ormancı”, Çarşamba “Yorgancı”, Terme “Ördekçi”, Ünye “Bardakçı”, Fatsa “Batakçı”, Ordu “Kabakçı” ve Giresun “Sırgancı” olarak anılırdı. Giresun’un lakabı, ısırgan otu ile ilişkilendiriliyordu. Bu ifadeler çoğunlukla küçümseme amacı taşımıyordu. Aksine yöresel özelliklerden ve halkın ince mizahından doğuyordu.

    Lakaplar gündelik hayatta nasıl kullanılırdı?

    Kahvehanelerde, düğünlerde, yaylalarda ve imece sofralarında bu lakaplar tebessümle kullanılırdı. Karşılığında başka bir nükteli sözle cevap verilirdi. Böylece lakaplar, bölge insanı arasında bir tür şakalaşma ve iletişim aracı işlevi görürdü. Bu söyleyişler, aynı zamanda şehirler ve ilçeler arasındaki dostane rekabetin de izlerini taşırdı.

    Unutulmaya yüz tutan kültürel miras

    Bugün bu lakaplar büyük ölçüde unutulmaya yüz tutmuş durumda. Ancak bu lakaplar, Karadeniz’in sözlü tarihinin ve kültürel hafızasının küçük ama değerli izleri olarak öne çıkıyor. Çünkü geçmiş yalnızca arşivlerde saklı değildir. Geçmiş, halkın dilinde yaşayan kelimelerde, lakaplarda ve nüktelerde de kendini gösterir.
    Hazırlayan: Tahsin BAYAR

    Dahili Bağlantı: Canik Belediyesi yol çalışmaları

    Giden Bağlantı: Türk Dil Kurumu resmi sitesi

    Devamını Oku