
23 Mart 2026 Pazartesi

Hüseyin KURT
Kıyamet mi, Jeopolitik mi?
Ortadoğu’da Sahne Kuruldu, Perde Açıldı
Bize yıllardır aynı nakaratı dinletiyorlar!
“Her şey petrol için, her şey nükleer rekabet…”
Doğru. Ama eksik.
Çünkü Ortadoğu’da olup biteni sadece petrol varil fiyatlarıyla, uranyum zenginleştirme oranlarıyla açıklamaya kalktığınızda, asıl hikâyenin yarısını kaçırırsınız.
Hatta belki de en kritik kısmını.
Karşımızda sadece devletlerin değil, inançların da sahne aldığı bir savaş var.
Bir taraf strateji kuruyor, diğer taraf buna anlam yüklüyor.
Ve o anlam, bazen savaşın kendisinden daha güçlü hale geliyor.
Bugün ABD–İsrail–İran hattında yaşanan gerilimi anlamak için sadece askeri dengelere bakmak yetmez. Zihinlere ve inançlara da bakmak gerekir.
İran’da 1979’dan bu yana sistemin omurgasında Mehdi inancı var. Bu, sadece dini bir beklenti değil, aynı zamanda siyasi bir motivasyon.
Kaosun artması, zulmün yayılması, büyük kırılmalar…
Bunların hepsi büyük gelişin zemini olarak görülüyor.
İsrail tarafında ise özellikle radikal dini-milliyetçi çevreler, çatışmayı klasik bir savaş olarak değil, kutsal bir hesaplaşma olarak okuyor. Yahudi inancında “Tanrı’nın düşmanı kavim” anlamına gelen Amalek kavramı devreye girdiğinde, diplomasi anlamını yitiriyor; yerini mutlak bir tasfiye anlayışı alıyor.
Yani bir taraf Mehdi’yi çağırıyor, diğer taraf kendi inanışına göre Tanrı’nın düşmanlarını yok ettiğini düşünüyor.
Bu, anlam yüklenmiş bir savaş. Peki ABD nerede duruyor?
İşte işin kırılma noktası tam burada.
ABD’de özellikle evanjelik hareket, Ortadoğu’yu bir dış politika alanı olarak değil, bir kehanet sahnesi olarak görüyor.
İsrail’in güçlenmesi, Kudüs’ün statüsü, bölgedeki çatışmalar…
Bunların hepsi onlar için kutsal metinlerin ve inançların birer parçası.
Bu kesim küçük bir grup değil. Siyaseti etkileyen, seçimleri belirleyen ciddi bir kitle.
Bu yüzden bazı kararlar sadece stratejik değil, aynı zamanda ideolojik taahhüt.
Ama burada kritik bir detay var.
Evanjelikler ile Yahudi Siyonizmi bugün aynı yönde ilerliyor olabilir. İran karşıtlığı, İsrail güvenliği, Kudüs meselesi…
Fakat bu bir kader ortaklığı değil.
Çünkü evanjelik eskatolojiye göre final sahnesinde herkes aynı yerde kalmayacak. Bugünün müttefikleri, yarının dini inanışları üzerinden birbirlerinin rakipleri olabilir.
Yani bugün sahnede birlikte oynuyorlar, ama senaryonun sonu farklı.
Savaşın sahadaki sembolleri bile, bu dini inanç temelli siyasi yapıyı ele veriyor.
Kızıl Düve meselesi…
Birçok kişi için önemsiz bir detay gibi görünebilir. Ama değil. Üçüncü Tapınak inancı, Mescid-i Aksa’nın statüsü ve dini ritüeller, sahadaki gerilimin psikolojik altyapısını doğrudan etkiliyor.
7 Ekim yani Hamas’ın İsrail’e düzenlediği geniş çaplı saldırı sonrasında yaşananlara baktığınızda, bu tür sembollerin nasıl gerçek çatışma dinamiklerine dönüştüğünü açıkça görüyorsunuz.
Mesele, o toprağın ne anlama geldiği.
Gelelim Türkiye’ye.
Türkiye bu resmin dışında değil. Ama çoğu kişinin sandığı gibi içinde de değil.
Evanjelik metinlerde, bazı kehanet senaryolarında Anadolu’nun, özellikle Hatay ve Amik Ovası’nın geçtiği doğru. Aynı şekilde Nil’den Fırat’a söylemi yıllardır dolaşımda.
Ama burada dikkatli olmak gerekiyor. Bu metinler devlet stratejisi değildir. Daha çok ideolojik ve dini inanış yorumlardır.
Türkiye açısından gerçek tablo nettir. Güvenlik, sınır bütünlüğü ve bölgesel denge.
Türkiye’de ne evanjelik tarzda bir kıyamet siyaseti var, ne de İran’daki gibi kurtarıcı odaklı bir devlet aklı.
Ama şu gerçek göz ardı edilmemeli.
Bu tür anlatılar, son zamanlarda Türkiye’yi de içine alan tehdit algıları üretmek için kullanılıyor. ‘Türkiye tehlikeli’, ‘Türkiye büyüyor’, ‘Türkiye yön değiştiriyor’ gibi söylemler, sadece politik değil, aynı zamanda psikolojik zemin hazırlama araçlarıdır.
Bugün sahada iki savaş var.
Biri görünen savaş.
Tankların, füzelerin, üslerin savaşı.
Diğeri görünmeyen savaş.
Anlamların, inançların, kehanetlerin savaşı.
Ve ikinci savaş, birincisinden daha tehlikeli.
Çünkü insanlar çıkar için değil, inanç için savaştığında geri adım atmaz.
‘Petrol için savaş’ dediğinizde pazarlık olur. Savaşlar biter. Ama ‘kader için savaş’ dediğinizde, geri dönüş olmaz. Çok uzun sürer.
Sonuç açık.
Ortadoğu’daki bugün görünen savaşın ana motorunun din değil güç olduğu.
Ama bu gücün dili, her geçen gün giderek daha fazla din üzerinden kuruluyor.
Çünkü kitleleri harekete geçiren şey akıl değil, anlamdır.
Din temelli inançla yürütülen savaşlar, en uzun süren ve en zor biten savaşlardır. Perde çoktan açıldı.
Asıl mesele şu:
Biz bu oyunu izleyen miyiz yoksa doğru okuyabilenlerden mi olacağız?
***

Bağlantılar:
İç Bağlantı: Samsun OLAY Yazarlar Kategorisi
Dış Bağlantı: Dışişleri Bakanlığı Bölgesel Açıklamalar

Karadeniz’i bilen bilir; bu deniz yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda yüz binlerce insanın ekmeği ve dev bir ekosistemdir.
Ancak son günlerde Karadeniz için “kalsiyum sülfatın boru hattı ile bertarafı” gibi steril ifadelerle yeni bir “çözüm” konuşuluyor.
Samsun Tekkeköy’deki tesislerin hemen kıyısında bulunan dev atık alanı, denize sadece 120 metre mesafede yer alıyor.
Yaklaşık 840 dekar büyüklüğündeki bu alanda yığın yüksekliği 20 metreye ulaşmış durumdadır.
Bu büyüklük, sıradan bir stok alanından ziyade devasa bir endüstriyel atık havzasını ifade ediyor.
Ancak asıl korkutan plan, bu atıkların boru hattıyla Karadeniz’in derinlerine pompalanacak olmasıdır.
”Derinlerde oksijen yok, yaşam az” savunmasıyla bu kimyasal atıklar Karadeniz’in hassas dengesine bırakılamaz.
Fakat bu denge bozulursa planktondan çaçaya, hamsiden palamuta kadar tüm zincir zarar görecektir.
Ayrıca Marmara Denizi’nde yaşanan deniz salyası felaketi, benzer ihmallerin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Karadeniz’in bir endüstriyel bertaraf alanı olarak kullanılması geri dönülemez sonuçlar doğurur. 

PKK 2002’de Feshedilmişti… 22 Yıl Sonra Yeniden Neyi Feshediyor?
Son günlerde medyaya yansıyan “PKK kongre toplayıp kendini feshedecek” yönündeki açıklamalar, yüzeyde yeni bir sürecin başlangıcı gibi sunulsa da derine inildiğinde bunun çok daha kapsamlı ve organize bir stratejinin yeni perdesi olduğu anlaşılıyor. Zira bu, terör örgütünün tarihinde ilk kez yaşanmıyor. Daha önce de benzer taktiklerle sahneyi terk etmiş gibi yapan PKK, bu kez de sözde fesih açıklamasıyla gözleri başka yöne çekmeye çalışıyor.
1999 yılında teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından, PKK 2002’de kendisini feshettiğini ilan etmişti. Terör örgütü bu fesihten kısa süre sonra KADEK ve ardından Kongra-Gel isimleriyle yeniden yapılandı. Bugün kendini 2002’de feshetmiş bir örgütün, 2024’te yeniden fesih açıklaması yapması, artık bu yapının siyasi ve askeri işlevini tamamladığı değil, görevini devrettiği anlamına geliyor. PKK artık tabelası değiştirilen, eski rolünü başka yapılara devretmiş bir taşeron yapıdır.
Son yıllarda PKK’lı teröristlerin sistematik biçimde, çatı yapı olan KCK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG’ye ve onun dış dünyaya pazarlanan türevi SDG’ye aktarıldığı biliniyor. Bu yalnızca bir transfer değil, PKK’nın sahadaki terör kapasitesinin başka kimliklerle devam ettirilmesidir. Dolayısıyla bugün ilan edilen fesih, sadece sembolik bir vitrin değişikliğidir. Gerçek tehdit, yapının kendisi değil, o yapının esnekliğidir.
PKK Feshediliyor, Peki KCK Neden Hâlâ Ayakta?
PKK’nın yalnızca Türkiye’deki varlığından ibaret olmadığını artık herkes biliyor. 2005 yılında kurulan KCK (Koma Civakên Kurdistanê), PKK’nın Türkiye, Suriye, İran, Irak ve Avrupa’daki uzantılarını tek bir çatı altında birleştiren bölgesel bir organizasyondur. Bu yapı içinde: Türkiye’de PKK/HPG, Suriye’de PYD/YPG/SDG, İran’da PJAK, Irak’ta PÇDK, Avrupa’da diaspora yapılanmaları ortak strateji ve liderlikle hareket etmektedir.
KCK aktif olduğu sürece, PKK’nın feshi yalnızca taktiksel bir manevradır. Örgütün sözde silah bıraktığı ilan edilse de onun yerine KCK’nın diğer kolları silahlı, siyasi ve diplomatik olarak faaliyete devam etmektedir.
Öcalan’ın çağrısında “PKK kongre toplayarak kendini feshetsin” denmesi, dikkatle okunmalıdır. Zira KCK’nın lideri de bizzat Öcalan’dır. O hâlde samimi bir tasfiye çağrısı neden PKK yerine doğrudan KCK’ya yapılmaz? Bu soru dahi, sürecin gerçek niyetini ele vermektedir.
Gerçek Hedef: Türkiye’yi Anayasal Zeminle Parçalamak
PKK’nın fesih açıklamasının zamanlaması tesadüf değildir. Suriye’deki gelişmeler, Irak’ın kuzeyindeki yeniden yapılanmalar ve Türkiye’de anayasa değişikliği tartışmaları, bu yapının artık silahla değil hukuk ve siyaset yoluyla sonuç alma hedefinde olduğunu gösteriyor.
Son yıllarda kamuoyuna pompalanan “PKK’nın feshi sürecine ABD ve İsrail karşı” söylemleri gerçeği yansıtmıyor. Aksine, bu iki güç Türkiye’yi bölemeyeceğini anlamış; anayasa, kimlik, etnik haklar üzerinden dizayn etmeye yönelmiştir.
Bugün “PKK feshediliyor” söylemi, Türkiye içinde meşru bir siyasi zemin kurma algısı oluşturmak içindir. Dışarıda ise bu süreç, BM ve AB nezdinde “uluslararası statü” kazanma hedefini taşımaktadır.
Bu bağlamda yapılan anayasa değişikliği çağrıları hayati önem taşır. Anayasanın ilk dört maddesi üzerinden yürütülen göstermelik tartışmalar perde işlevi görmektedir.
Asıl hedef, 42. ve 66. maddelerdir:
Madde 42: “… Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında anadil olarak okutulamaz, öğretilemez.”
Madde 66: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. …”
Maddelerin değiştirilmesi, çok kimlikli, çok dilli, çok milletli bir yapının önünü açacak anayasal zemini hazırlayacaktır. PKK’nın sözde tasfiyesiyle eş zamanlı yürütülen anayasa kampanyaları bu planın parçasıdır. Hedef, bu maddeleri Anayasa’da değiştirmek ve değiştirilen maddeler üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’ni BM, AB ve Uluslararası alanda şikâyete zemin hazırlayarak özerklik kazanmaktır. Çünkü mevcut Anayasa ile bir özerklik arayışı zemin bulamamaktadır.
Yeni Cephe: Diplomatik Maske, Akademik Zemin
Bu stratejinin en güncel örneği, 4 Mayıs 2025’te İsviçre’nin Lozan kentinde kurulan “Lozan Kürt Enstitüsü”dür. Enstitü, kuruluş deklarasyonunda Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını savunduğunu ilan etmiş, Temmuz’da Lozan’da uluslararası çalıştay düzenleyeceğini duyurmuştur.
Bu çalıştayda “Kürtlerin Geleceği ve Uluslararası Statüsü” gibi konular işlenecek, yani PKK’nın sahada yapamadığını “entelektüel” ve “diplomatik” zeminlerde meşrulaştırma çabası başlayacaktır. PKK sahneden çekiliyor gibi gösterilirken, onun arkasındaki yapılar şimdi masaya oturmak için hazırlanıyor.
Sonuç: PKK’nın Feshi Değil, Yeni Bir Formatın Gölgesi
2002’deki sözde fesih gibi, 2024’teki fesih açıklaması da sadece yeni bir perdenin açılmasıdır. O dönem KADEK ve Kongra-Gel ile devam eden yapı, bugün PYD, SDG, PJAK, PÇDK ve diaspora uzantılarıyla yoluna devam etmektedir.
Gerçek çözüm, yalnızca yıllar önce fesih edilmiş PKK için malumun ilanı değil, KCK’nın tüm uzantılarını, uluslararası lobisini, akademik ve medya ağlarını dağıtmakla mümkündür. Aksi takdirde, bu açıklamalar sadece yeni anayasal ve diplomatik tuzakların zemini olarak kullanılacaktır.
Unutmayalım: İsim değişebilir ama zihniyet değişmedikçe tehdit varlığını sürdürür.
İlkadım ilçesi!
İlkadım demek kadim Samsun şehrinin merkezi demek.
Samsun bir liman şehri. Bundan dolayı Samsun için bir ticaret şehri demek daha doğru olacaktır.
Tarih boyunca da böyle olmuştur.
Samsun’un tarih boyunca birçok adı oldu. Tarihteki şehirler bugünkü gibi sınırları olan yerler yerine çok daha küçük kale şehirlerdi. Böylesi dönemlerde şehrin adı Amisos oldu, Simisso oldu, Osmanlı döneminde bugünkü il sınırlarına benzer şekilde Vilayet-i Canik oldu!..
Ama İlkadım ilçesi hep merkez oldu!
O nedenle önemli bir yerleşim yeridir.
Sosyo Ekonomik Gelişmişlik Endeksi verilerine göre Türkiye’deki 2017 yılında 965 ilçe arasında 65. sırada olan İlkadım, 2022 verilerin göre 26 sıra gerileyerek 973 ilçe arasında 95. sırada.
Geriye doğru giden bir il merkezi yani İlkadım var.
Bunun en temel nedeni kentsel dönüşümün gerçekleştirilememesi ve Atakum gibi yeni bir yerleşim alanının bu eksiklikten yararlanması.
2022 itibariyle İlkadım ilçe nüfusu 333.518 kişi.
Nüfus 2008-2010 ve 2013-2019 yılları arasında düzenli artışlar gösterse de 2010-2011, 2017-2018, 2019-2020 ve 2021-2022 yıllarında düşüşler yaşamış. Yani son yıl nüfus grafiği aşağı yönlü.
2018 yılında toplam nüfus 332.230 kişi olarak kaydedilmişken, bu sayı 2019‘da artarak 338.614‘e ulaşmıştır. Ancak 2020‘de bir düşüşle 336.501‘e gerilemiştir. İlçe nüfusu, 2021 yılında tekrar artış göstermiş ve 340.421‘e çıkmıştır. En son veri olan 2022 yılında ise nüfus, bir önceki yıla göre belirgin bir düşüş göstererek 333.518‘e inmiştir.
***
31 Mart 2024 Yerel seçimlerinde İlkadım İlçesi yeni belediye başkanını seçecek.
O zaman biraz da seçmen verilerini inceleyelim;
İlkadım ilçesinde 245.193 seçmen 2023 yılı seçmen listelerinde yer aldı.
Bu seçmenlerde 55.311’i 2019’da İlkadım ilçesinde seçmen olmayıp 2023’de ilk kez oy kullanan “Yeni ve Yeni Gelen Seçmen”.
Bu oran çok büyük bir seçmene denk gelmektedir.
Bu ilk kez oy kullanacak yeni seçmenin 17.613’ü 18 yaşını doldurduğu için il kez oy kullanacak genç İlkadımlı yeni seçmen.
Yani seçmenin %22,5’i İlkadım ilçesinde yerel seçimlerde ilk kez oy kullanacak yeni gelen seçmendir.
Yeni ve yeni gelen seçmenin 24.610’u Samsun, 3.506’sı Çarşamba, 2.502’si Kavak, 1.900’ü Terme, 1.165’i Bafra, 714’ü Asarcık, 704’ü Ünye, 608’i Akkuş, 571’i Vezirköprü, 457’si Havza doğumlu. Liste böyle uzayıp gidiyor.
Yeni ve Yeni gelen seçmeni nüfusa kayıtlı oldukları yerlere göre sıralarsak;
37.212 Samsun, 3.659 Ordu, 2.742 Trabzon, 1.053 Rize, 976 Giresun, 890 Amasya, 822 Tokat, 544 Gümüşhane, 437 Artvin, 420 Sinop nüfusuna kayıtlı olduğunu görüyoruz.
Yeni ve yeni gelen seçmenin 3.740’ı Kışla, 3.612’si Fevzi Çakmak, 3.429’u Derebahçe, 3.000’i Kazım Karabekir, 2.363’ü Adalet Mahallesinde. Bu liste de böyle uzuyor.
Yeni ve yeni gelen seçmen rakamları Mart 2024’de daha da artacaktır.
***
Bir de İlkadım’da ki nüfusun geneline bakalım;
İlkadım ilçesindeki nüfusun %73,2’si Samsun doğumlu. %4,4’ü Yurtdışı, %3,5’i Trabzon, %3,4’ü Ordu, %2,2’si İstanbul, %1,2’si Rize, %1’i Amasya, %1’i Giresun, %0,9’u Tokat, %0,7 Ankara doğumlu. Bu listede böyle devam ediyor.
İlkadım’da ki seçmenin verilerine bakarsak;
Tespit edebilen doğum yerlerine göre İlkadım’da ki seçmenin; %70,9’u Samsun, %4,5’i Trabzon, %4’ü Ordu, %1,5’i İstanbul, %1,7’ü Rize, %1,1’i Amasya, %1,1’i Tokat, %0,9’u Gümüşhane, %0,9’u Giresun, %0,7’si Ankara iline bağlı ilçe ve yerler doğumlu.
Seçmenin nüfusa kayıtlı oldukları illere göre dağılımı;
%75,3’ü Samsun, %5’i, Trabzon, %4,8’i Ordu, %1,7’si Rize, %1,7’si Giresun, %1,5’i Amasya, %1,1’i Tokat, %0,8’i Gümüşhane, %0,7’si Artvin ve %0,6’sı Sinop nüfusuna kayıtlı.
Peki nüfusa kayıtlı olan yerlere göre değil de nüfusa kayıtlı oldukları ilçelere göre değerlendirirsek;
%29’u İlkadım, %10,3’ü Kavak, %6,4’ü Atakum, %6,4’ü Çarşamba, %4,7’si Canik, 3,5’i Terme, %2,8’i Tekkeköy, %2,1’i Bafra, %1,9’u Bafra, %1,9’u Salıpazarı, %1,7’si Ladik nüfusuna kayıtlı.
Gelelim İlkadım’ın Kavaklı efsanesine;
İlkadım ilçesinde öteden beti gelen bir “Kavaklı” nüfusundan bahsedilir. Bahsedilir ama rakamı net olarak kimse bilmez. 2023 yılı seçmen listelerine baktığımızda;
İlkadım ilçesinde doğum yeri, nüfusa kayıtlı oldu ilçe ve bir önceki ilçe olarak seçmen kayıtlarında “Kavak” ilçesinin adı geçtiği seçmen sayısı 31.844 dür. Bu da İlkadım seçmeninin %13’ü net olarak Kavaklı denilebilir. Tabi ki bunlar tespit edilebilen rakamlar. Bunun da üzerin bir Kavaklı nüfusu İlkadım’da yaşıyor.
Kavaklıların 3.280’i Kışla, 2.573’ü Anadolu, 2.447’si Çatalarmut, 2.278’i Yaşardoğu, 1.963’ü Kadıköy, 1.847’si İlyasköy, 1.547’si Zeytinlik, 1.511’i Kıran, 1.439’u Kazım Karabekir, 1.410’u Hastane Mahallesinde ikamet ediyor. Liste böylede devam ediyor.
En az Kavaklı seçmen; Avdan’da 1, Çandır’da 4, Aşağıavdan’da 4, Çanakçı’da 6 şeklinde devam ediyor.
***
Sonuç olarak;
Yerel seçim öncesinde 17 ilçe verilerini çok detaylı olarak çalışmış birisi olarak İlkadım’da ki dikkatimi çeken verileri paylaşmak istedim. Bu verilerdeki en dikkat çekici nokta Kavaklı seçmen varlığı. Görünen o ki İlkadım seçimlerine Kavaklıların etkisi büyük olacak.
Aday adayları derslerine iyi çalışsın, adaylar projelerini İlkadım ilçesinin verilerine göre oluştursun. Yoksa bu millet sığ siyasetten ve adaylardan iyice sıkıldı.
Kalın sağlıcakla…