
26 Şubat 2026 Perşembe

8 Mart’ta çiçek vermek güzel bir jesttir; ancak gerçek değişim jestlerle değil, somut adımlarla başlar.
Her yıl benzer iyi niyet cümleleri kuruluyor.
Kadınların emeği övülüyor, fedakârlığı takdir ediliyor, sosyal medyada anlamlı mesajlar paylaşılıyor.
Fakat 9 Mart sabahı hayat kaldığı yerden devam ediyor.
Eşitsizlik de öyle.
Demek ki bir yerde eksik bırakıyoruz.
Belki de artık sadece konuşma biçimimizi değil, rol dağılımını da değiştirmeliyiz.
Bu kez organizasyonu erkekler yapsın.
Salonları erkekler hazırlasın, program akışını erkekler planlasın.
Çünkü eşitlik yalnızca kadınların anlatmasıyla değil, erkeklerin sorumluluk üstlenmesiyle güçlenir.
Ancak kürsüye kadınlar çıksın.
Deneyimlerini, taleplerini, yaşadıklarını doğrudan kendileri anlatsın.
Çünkü kadın hakları, kadınların tek başına taşıyacağı bir mesele değildir. Toplumsal dönüşüm ancak birlikte mümkün olur.
Özellikle özel sektörde çalışan kadınları gerçekten dinleyelim.
Aynı işi yapıp daha düşük ücret alanları,
Yönetim kademelerinde yeterince temsil edilmeyenleri,
“Ev sorumluluğu var” denilerek geri planda bırakılanları…
Kadınların iş gücüne katılım oranı, karar mekanizmalarındaki temsili ve ücret eşitliği konuları hâlâ çözüm bekliyor.
Bu tabloyu değiştirmek için iyi niyet mesajları yetmez; somut politika, uygulanabilir kararlar ve kararlılık gerekir.
İşte tam da bu yüzden 8 Mart sembollerin ötesine özüne taşınmalıdır.
Kadınlara o gün ücretsiz ulaşım sağlansın.
Kültür ve sanat etkinlikleri ücretsiz olsun.
Özel sektörde dahil çalışan kadınlara izin verilsin.
Ancak bu adımlar kadınların talebiyle değil, erkek yöneticilerin inisiyatifiyle hayata geçirilsin.
Çünkü eşitlik talep edildiği için değil, benimsendiği için kalıcı olur.
Kadınlar yıllardır anlatıyor.
Mücadele ediyor. Çözüm öneriyor.
Artık erkeklerin dinleme ve yük alma zamanı
8 Mart bir kutlama günü değil; bir yüzleşme günüdür.
Bir empati günüdür.
Bir sorumluluk günüdür.
Bu yıl çiçek vermekle yetinmeyelim.
Gerçekten değişim başlatalım.
Çünkü eşitlik alkışla değil, atılan adımlarla gelir.

Bazen gün biter ama insanın kendine ayırdığı tek bir an bile kalmaz.
Ne dinlenmiş hissederiz ne de “bugün kendim için bir şey yaptım” diyebiliriz.
Dünyada bunun bir adı var: zaman yoksulluğu.
Bu, çok meşgul olmak değil;
kendine ait zamanın sessizce hayatımızdan çekilmesi.
Samsun’da sıradan bir günü düşünelim.
Sabah çocuğu okula bırakmak, işe yetişmek, durakta beklemek, alışverişi araya sıkıştırmak…
Akşam eve gelindiğinde gün bitmiştir ama yapılacaklar hâlâ oradadır.
Bu bir plansızlık meselesi değil.
Bu, şehrin nasıl kurulduğuyla ilgilidir.
Okul, sağlık ocağı, market, durak…
Ve artık şehir hastanesi.
Eğer bu temel hizmetlere ulaşmak uzun yolculuklar, aktarmalar ve beklemeler gerektiriyorsa; şehir, insanlardan yalnızca enerji değil, zaman da alır.
Akademik çalışmalar, zaman yoksulluğunun özellikle bakım sorumluluğu olanlarda daha yoğun yaşandığını söylüyor. Bu durum yalnızca bir yorgunluk değil; yaşam kalitesini düşüren görünmez bir eşitsizlik yaratıyor.
Oysa şehirler başka türlü de mümkün.
Sağlık hizmetlerine erişim planlanırken ulaşımın da düşünülmesi,
toplu taşımanın günlük hayatla uyumlu çalışması,
kamusal alanların güvenli ve erişilebilir olması…
Bunlar hayatı hızlandırmaz;
hayata yetişmeye çalışanlara zaman kazandırır.
İnsanlar biraz daha erken eve varır.
Bir çay gerçekten sıcak içilir.
Ve insan, bir anlığına da olsa nefes aldığını hisseder.
Bu bir eleştiri değil;
Samsun’un gündelik telaşı içinde hepimize iyi gelecek küçük bir hatırlatma.
Şehir dediğimiz şey yalnızca yollar ve binalar değildir.
Şehir, insanın zamanla kurduğu ilişkidir.
Samsun, büyük yatırımlarla birlikte
insanın zamanını da gözeten bir şehir olsun.
Çünkü bazen en büyük ihtiyaç,
hiçbir yere yetişmeden
biraz zamandır.
