
24 Haziran 2026 Çarşamba

“
/ERDAL KESİN
Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Ortadoğu’da yalnızca bir imparatorluk çökmemişti. Aynı zamanda bölgenin geleceğine ilişkin birbirinden farklı beklentiler de çatışmaya başlamıştı. Savaş boyunca Osmanlı Devleti’ne karşı İngiltere ile iş birliği yapan Arap liderleri, özellikle de Mekke Emiri Hüseyin bin Ali ve oğulları, zaferin ardından geniş sınırları olan bağımsız bir Arap devletinin kurulacağını düşünüyordu. Londra ise aynı gelişmelere çok farklı bir gözle bakıyordu. İngiliz karar vericiler açısından savaşın sonunda ortaya çıkan tablo, yerine getirilmesi gereken vaatlerden çok korunması gereken çıkarlar anlamına geliyordu.
Bu çıkarların başında Süveyş Kanalı’nın güvenliği geliyordu. Britanya İmparatorluğu’nun küresel yapısı düşünüldüğünde bu durum şaşırtıcı değildir. Hindistan hâlâ imparatorluğun en değerli sömürgesiydi ve Londra ile Hindistan arasındaki en kısa deniz yolu Süveyş’ten geçiyordu. Bu nedenle Mısır’dan Filistin’e, Ürdün’den Irak’a uzanan geniş coğrafya İngiliz stratejistlerin gözünde birbirinden bağımsız ülkeler değil, aynı güvenlik zincirinin halkalarıydı. Bölgenin kontrolü, aslında Hindistan yolunun kontrolü anlamına geliyordu.
Ancak savaş sonrasında İngiltere’nin karşı karşıya kaldığı sorun yalnızca stratejik değildi. Arap isyanına verilen destek nedeniyle oluşan siyasi beklentiler de yönetilmek zorundaydı. Özellikle Hüseyin bin Ali’nin oğlu Faysal, savaşın ardından Şam’da kurulan Arap Krallığı’nın başına geçmiş ve Arap milliyetçiliğinin sembol isimlerinden biri haline gelmişti. Ne var ki bu deneyim uzun sürmedi. Daha önce yapılan gizli anlaşmalar ve savaş sonrasında oluşturulan manda düzeni devreye girince Fransa, Suriye üzerindeki hakimiyetini kurmak için harekete geçti. Temmuz 1920’de gerçekleşen Maysalun Muharebesi sonrasında Fransız birlikleri Şam’a girdi ve Faysal’ın kısa ömürlü krallığı sona erdi.
Tam da bu noktada Londra’nın önünde yeni bir denklem belirdi. Bir tarafta savaş sırasında desteklenmiş ve Arap dünyasında belirli bir meşruiyet kazanmış Haşimi ailesi vardı. Diğer tarafta ise doğrudan yönetilmesi giderek maliyetli hale gelen geniş Ortadoğu toprakları bulunuyordu. Özellikle 1920 Irak İsyanı İngiliz yöneticiler üzerinde derin etki bırakmıştı. Aylar süren çatışmalar yalnızca askerî kayıplara yol açmamış, aynı zamanda bölgenin doğrudan sömürge yönetimiyle kontrol edilmesinin sürdürülebilir olmadığını da göstermişti.
Bu şartlar altında dönemin Sömürgeler Bakanı olan Winston Churchill, Mart 1921’de Kahire’de önemli bir konferans topladı. Toplantıya askerler, diplomatlar, istihbarat uzmanları ve bölgeyi yakından tanıyan isimler katıldı. Bunların arasında T. E. Lawrence ve Gertrude Bell gibi dönemin en etkili figürleri de bulunuyordu.
Kahire Konferansı’nın amacı görünürde idarî bir düzenleme yapmaktı. Fakat gerçekte tartışılan konu, savaş sonrası Ortadoğu’nun hangi yöntemle yönetileceğiydi. İngilizler askerî harcamaları azaltmak, Fransa ile doğrudan rekabetten kaçınmak, petrol bölgeleri üzerindeki nüfuzu korumak ve bölgeyi mümkün olduğunca düşük maliyetle kontrol etmek istiyordu. Bu nedenle ortaya çıkan çözüm, klasik sömürge yönetimi ile yerel meşruiyet arasında kurulmuş pragmatik bir dengeydi.
Konferansın en önemli sonuçlarından biri Faysal’ın Irak tahtına çıkarılması oldu. Böylece Şam’da kaybettiği krallığın yerine Bağdat’ta yeni bir monarşi kurulacaktı. İngilizler Faysal’ın Arap kamuoyunda kabul görebilecek bir isim olduğunu düşünüyorlardı. Ancak bu yeni devlet tam anlamıyla bağımsız değildi. Savunma politikası, dış ilişkiler ve ekonomik kararların önemli bölümü İngiliz nüfuzu altında kalmaya devam etti. 1921 yılında gerçekleştirilen halk oylaması benzeri sürecin ardından Faysal kral ilan edildi ve 23 Ağustos’ta Bağdat’ta taç giydi.
Faysal’ın kardeşi Abdullah için ise farklı bir çözüm üretildi. Başlangıçta Fransızlara karşı Suriye’ye ilerlemeyi düşünen Abdullah’ın bu planı Londra tarafından desteklenmedi. Bunun yerine Filistin Mandası’nın doğusunda kalan bölgede yeni bir yönetim oluşturuldu. Böylece Transürdün Emirliği ortaya çıktı. Bugünkü Ürdün devletinin temelleri de bu süreçte atıldı. Bu nedenle Ürdün’ün ortaya çıkışını yalnızca yerel milliyetçiliğin ya da yalnızca emperyal planlamanın ürünü olarak açıklamak eksik kalır. Devletin kuruluşunda hem İngiliz stratejik hesaplarının hem de Haşimi hanedanının siyasi ihtiyaçlarının etkisi bulunmaktadır.
Kahire’de alınan kararların arkasındaki ekonomik boyut da göz ardı edilemez. Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş teknolojisinin dönüşmesiyle birlikte petrol, büyük güçlerin vazgeçilmez stratejik kaynağı haline gelmişti. Özellikle Musul ve Kerkük çevresindeki rezervler, İngiliz planlamasında giderek daha merkezi bir yer tutuyordu. Dönemin İngiliz belgelerinde enerji güvenliği ile imparatorluğun geleceği arasında doğrudan ilişki kurulduğu görülmektedir. Bu nedenle Irak’ın tamamen bağımsız ve İngiliz etkisinden uzak bir yapı haline gelmesi Londra’nın tercih ettiği bir senaryo değildi.
Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesinde Fransa faktörü de belirleyici rol oynadı. Her ne kadar iki ülke savaşın galipleri olarak aynı tarafta görünse de bölge üzerindeki nüfuz mücadelesi hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Suriye ve Lübnan Fransız etki alanına bırakılırken, Irak, Filistin ve Transürdün İngiliz nüfuz sahası içinde şekillendi. Bu durum, daha önce imzalanan Sykes-Picot düzeninin farklı bir biçimde uygulanmasından başka bir şey değildi.
Bugün Ortadoğu’daki birçok sınırın yapay olduğu sıkça söylenir. Bu ifade belirli ölçüde doğrudur; ancak çoğu zaman eksik kullanılır. Çünkü sınırlar yalnızca Londra ve Paris’te cetvelle çizilmedi. Aynı zamanda yerel güç dengeleri, aşiret yapıları, hanedan rekabetleri ve dönemin siyasi zorunlulukları da bu süreçte etkili oldu. Kahire Konferansı’nın önemi biraz da burada yatmaktadır. Toplantıda alınan kararlar yalnızca haritaları değiştirmedi; devletlerin nasıl yönetileceğine ilişkin bir model de oluşturdu.
Aradan yüz yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen Irak’ın siyasi yapısında, Ürdün monarşisinin meşruiyet tartışmalarında, Filistin meselesinde ve hatta bölgesel güç mücadelelerinde o dönemin izlerini görmek hâlâ mümkündür. Tarihin bazı anları vardır; etkileri yalnızca kendi dönemleriyle sınırlı kalmaz. Kahire Konferansı da böyle bir dönüm noktasıdır. Churchill ve çalışma arkadaşları 1921 yılında kısa vadeli sorunlara çözüm üretmeye çalışırken, farkında olarak ya da olmayarak modern Ortadoğu’nun siyasi mimarisinin temel taşlarını da yerlerine koyuyorlardı. Bugün bölgedeki krizlerin önemli bir kısmı güncel aktörler tarafından şekillendiriliyor olsa da o krizlerin üzerinde yükseldiği siyasi zemin büyük ölçüde bir asır önce Kahire’de alınan kararların mirasını taşımaya devam ediyor.
Kaynakça
-Fromkin, David. Barışı Bitiren Barış: Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı?
-O’Connell, Barry. Churchill’in Çöl Savaşı.
– Lawrence, T. E. Bilgeliğin Yedi Sütunu.
-Barr, James. Kumdaki Bir Çizgi: İngiltere, Fransa ve Ortadoğu’yu Şekillendiren Gizli Mücadele.
-Gertrude Bell Arşivi ve Yazışmaları.
-1921 Kahire Konferansı Tutanakları.
-İngiliz Ulusal Arşivi: 1920 Irak İsyanı Belgeleri.
“

“
Yazar: Erdal Kesin
İran’ı haritadan çekip aldığınızda, Ortadoğu’da geriye kaç “gerçek devlet” kalır?
Bu soru basit görünür. Ama cevabı öyle değildir.
Çünkü bölgedeki birçok siyasi yapı, modern ulus-devlet formuna sonradan eklemlenmiştir. Üstelik bu süreç, çoğu zaman dış müdahalelerle şekillenmiştir.
Sınırlar çizilirken toplumlar bölünmüş, farklı etnik ve mezhepsel yapılar aynı çatı altında toplanmıştır. Bugün yaşanan kırılganlıkların önemli bir kısmı da tam olarak buradan beslenir.
İran bu tablonun içinde ayrı bir yerde durur.
Rejimler değişmiş, hanedanlar yıkılmış, devrimler yaşanmıştır. Ama devlet sürekliliği kopmamıştır.
Bu uzun tarihsel devamlılık, Tahran’a yalnızca siyasi değil, aynı zamanda zihinsel bir strateji derinliği kazandırır. Bölgesel nüfuzunu da büyük ölçüde bu süreklilik üzerinden kurar.
Lübnan’dan Yemen’e, Irak’tan Suriye’ye uzanan etki alanı, yalnızca askeri kapasitenin değil, çok katmanlı bir jeopolitik organizasyonun sonucudur.
İran’ın gücü, yalnızca sınırlarının içinde aranamaz.
Hürmüz Boğazı’na yakınlığı, küresel enerji akışının merkezlerinden birinde konumlanması anlamına gelir. Bu da onu sıradan bir bölgesel aktörden farklı bir kategoriye taşır.
Çünkü burada söz konusu olan şey sadece petrol değildir. Küresel ekonominin akış hızını etkileyebilme kapasitesidir.
Son yıllarda ABD, İsrail ve İran arasında tırmanan gerilim, yalnızca Ortadoğu içi bir kriz olarak okunamaz.
Etkileri çok daha geniş bir jeopolitik alana yayılır. Hatta kimi zaman bu gerilimin Pasifik’e kadar uzanan ekonomik ve stratejik yansımaları olur.
İran dosyası, bu yönüyle sadece Tahran’ı değil, Çin gibi büyük enerji ithalatçılarını da doğrudan ilgilendirir.
Sahadaki çatışma dinamiği artık teorik bir tartışma olmaktan çıkmıştır.
Füze saldırıları, hava operasyonları ve karşılıklı misillemelerle birlikte gerilim fiilen görünür hale gelmiştir. Ancak burada dikkat çeken önemli bir asimetri vardır.
İran’ın bölgesel nüfuz stratejisi daha çok dolaylı vekil yapılar üzerinden yürürken, İsrail çok daha doğrudan askeri angajmanlara girebilen bir aktör olarak öne çıkar.
Savaş yalnızca askeri kapasiteyle açıklanmaz.
Kimlikler, tarihsel hafıza ve toplumsal algı, savaşın seyrini belirleyen en önemli unsurlar haline gelir. Bugün yaşanan karşılıklı tehdit algısı da tam olarak bu zeminde sertleşmektedir.
Asıl kritik soru şudur: Washington için İran gerçekten tek başına bir hedef mi?
Görünürde evet. Ancak arka planda çok daha geniş bir denge hesaplaması vardır.
İran’ın Çin’le kurduğu enerji ilişkisi ve dolar dışı ticaret mekanizmaları, bu dosyayı küresel bir rekabet alanına dönüştürür. Dolayısıyla İran üzerindeki her baskı, aynı zamanda Asya-Pasifik hattına uzanan daha büyük bir stratejik denklemin parçasıdır.
İran’ın iç yapısı ise dışarıdan göründüğü kadar kırılgan ya da tek merkezli değildir.
Devrim Muhafızları, dini otorite, bürokrasi ve güvenlik aygıtları, birbirine geçmiş çok katmanlı bir sistem oluşturur. Bu yapı, dış baskılar karşısında çoğu zaman çözülmek yerine daha da sertleşme eğilimi gösterir.
Ancak bu, İran’ın iç sorunlardan bağımsız olduğu anlamına gelmez.
Ekonomik daralma, yüksek enflasyon, genç nüfusun beklentileri ve toplumsal gerilimler, önemli kırılganlık alanları yaratır.
Özellikle son yıllarda artan güvenlik açıkları ve üst düzey hedeflere yönelik operasyonlar, devlet kapasitesindeki aşınmayı görünür kılar.
Tarihsel deneyim şunu gösterir: Devletler çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden yıpranır.
Türkiye açısından ise tartışma daha hassas bir zemine oturur.
Burada temel soru, İran’ın politikalarını onaylamak ya da reddetmek değildir. Asıl mesele, devlet yapısının varlığını sürdürebilmesidir.
Çünkü İran’ın zayıflaması ile tamamen çökmesi aynı sonuçları üretmez.
1639 Kasr-ı Şirin’den bu yana büyük ölçüde istikrarlı kalan sınır hattının ötesinde bir otorite boşluğu oluşması, bölgesel güvenlik dengelerini doğrudan etkiler.
Böyle bir boşlukta ortaya çıkacak güç yapısının kimler tarafından doldurulacağı belirsizdir. Daha da önemlisi, bu tür boşluklar genellikle düzen üretmez.
Tam tersine, silahlı grupların, milis yapıların ve ayrılıkçı hareketlerin hızla çoğaldığı bir ortam yaratır. Irak, Libya ve Suriye örnekleri bu açıdan oldukça öğreticidir.
Bir diğer sonuç ise göç dalgalarıdır.
Suriye krizinin yarattığı yük henüz tam anlamıyla yönetilememişken, İran kaynaklı olası bir kırılma çok daha geniş ölçekli etkiler doğurabilir.
Bu nedenle mesele sadece İran değildir. Mesele, İran’ın varlığının veya yokluğunun üreteceği bölgesel mimaridir.
Ortadoğu’nun son yirmi yılına bakıldığında ortak bir desen görülür:
Parçalanan her devlet, kısa vadede çözüm değil, daha büyük istikrarsızlıklar üretmiştir.
Sonuç olarak tartışılması gereken şey, İran’ın politikaları değil, İran’ın yokluğunda ortaya çıkacak boşluğun nasıl ve kim tarafından doldurulacağıdır.
Çünkü bazı durumlarda devletlerin varlığı, politik tercihlerden bağımsız olarak bölgesel düzenin en temel sigortası haline gelir.
Kaynakça:
Yinon, Oded. (1982). A Strategy for Israel in the Nineteen Eighties.
IAEA. (2024-2025). Implementation of the NPT Safeguards Agreement in Iran.
SIPRI. (2025). Armaments, Disarmament and International Security.
Mearsheimer, John J. (2018). The Great Delusion. Yale University Press.
ABD Hazine Bakanlığı. (2026). Daily Treasury Statement.
ORSAM. (2025). Hamaney Sonrası İran Raporu.
“
“
Karadeniz’in kıyısında bir şehir. Ama mesele sadece coğrafya değil. Samsun, haritada bir nokta olmaktan çok daha fazlası. Bazen bir şehir, bir tarihin başladığı yer olur. Bazen de bir milletin yeniden kendine baktığı anın adı olur.
19 Mayıs 1919 bu yüzden bir takvim günü değildir sadece. Bir kararın, bir yön değişikliğinin, hatta biraz daha açık söylemek gerekirse bir meydan okumanın tarihidir.
Mustafa Kemal Atatürk, İstanbul’dan ayrılırken yanında büyük bir ordu yoktu. Güç dengeleri onun lehine değildi. Ama başka bir şey vardı: geri dönmeme kararı.
Mondros Mütarekesi sonrası tablo karanlıktı. Osmanlı Devleti fiilen çözülmüş, Anadolu’nun birçok noktası işgal tehdidi altına girmişti. İstanbul’da kalmak, beklemek belki daha “makul” görünüyordu. Ama Samsun’a çıkmak, o makul olanı reddetmekti.
BİR HAT, BİR AKIŞ, BİR SÜREKLİLİK
Samsun’un rolü sadece sembolik değil, aynı zamanda çok somut. Karadeniz hattı üzerinden yürüyen lojistik destek, silah ve mühimmat akışı, direnişin nefes borusu gibi çalıştı. Bu hat kesilseydi Ankara’daki örgütlenmenin ayakta kalması çok daha zor olurdu. Mesele sadece bir liderin gelişi değil; bir hattın, bir akışın, bir sürekliliğin kurulmasıdır.
Bazen tarihte küçük görünen ayrıntılar büyük sonuçlar doğurur. Bir liman, bir gemi, bir iniş anı… Sonrası zincirleme gelir.
CUMHURİYET SONRASI SAMSUN
Cumhuriyet kurulduktan sonra da Samsun bu kimliğini tamamen bırakmadı. Liman kenti olmanın getirdiği ekonomik hareketlilik devam etti. Tütün ticareti, tarım ürünleri, sanayi yatırımları… Hepsi şehrin büyümesine katkı sağladı. Ama Samsun’un diğer şehirlerden farkı sadece ekonomik değil; hafızayla ilgili.
Çünkü bazı şehirler üreterek büyür, bazıları hatırlatarak. Samsun ikisini birden yapar.
Bugün sahilde yürüyen biri için burası sıradan bir Karadeniz kenti gibi görünebilir. Rüzgâr aynı, deniz aynı. Ama o kıyıya bir gün bir adamın çıkmış olması, o manzarayı değiştirir. Görünen değişmez belki, ama anlam değişir.
‘BAŞLANGIÇ OLMAK’
Tarih dediğimiz şey, büyük savaşların toplamı değildir sadece. Bazen tek bir adımın sonucudur. O adım atılmasaydı ne olurdu, bunu kimse kesin olarak bilemez. Ama şu kesin: O adım atıldığı için bugün bambaşka bir hikâye anlatılıyor.
Ve Samsun… Bir şehrin taşıyabileceği en ağır yüklerden birini taşır aslında: başlangıç olmak. Çünkü başlangıçlar romantik değildir. Belirsizdir, risklidir, çoğu zaman yalnızdır. Ama yine de biri çıkar, o ilk adımı atar. Geri kalan herkes, o adımın sonuçlarını yaşar.
KAYNAKÇA
· Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi
· Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi
· T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları
· Genelkurmay ATASE, Millî Mücadele Belgeleri
“

1970’li yılların Samsunspor’u, Türk futbolunda Karadeniz Fırtınası tabirinin o dirençli yapı için kullanıldığı yıllardı. Bu yazı, efsane kaptan Barbaros Yardım’ın şahsında Samsunspor’un o unutulmaz dönemini hatırlatıyor. Ancak o dönemde futbol sadece bir oyun değil, tam bir aidiyet meselesiydi.
Barbaros, sadece bir futbolcu değil, aynı zamanda Samsunspor’un sahadaki ruhunu temsil ediyordu. 1972 yılında takıma katılan ve uzun yıllar kaptanlık yapan Barbaros, defanstaki sert oyunuyla tanınırdı. Ayrıca Samsun şehrinin hırsını, inancını ve karakterini sahaya yansıtan isimlerin başında geliyordu.
O dönem Samsunspor demek, tıklım tıklım dolan eski 19 Mayıs Stadyumu demekti. İstanbul’un üç büyükleri Samsun deplasmanına gelirken puan kaybedeceklerini bilerek sahaya çıkarlardı. Ayrıca maç günleri esnaf kepenk indirir ve herkes stadyuma akın ederdi. Samsun o yıllarda tam anlamıyla bir futbol kenti kimliği taşıyordu.
1970’ler Samsunspor için inişli çıkışlı ama hep zirveyi zorlayan bir dönem olarak geçti. Bu büyük mücadelenin meyvesi ise 1975–76 sezonunda şampiyonlukla taçlanarak geldi. Barbaros’un kaptanlık yaptığı kadroda Tekin Sağlam ve Nuri Asan gibi dev isimler vardı. Bu nedenle takım büyük bütçelerle değil, arkadaşlık duygusuyla ayakta duruyordu.
Samsunspor tarihindeki elim kazayı hatırlamadan bu şanlı geçmişi anmak mümkün değildir. 20 Ocak 1989 tarihinde Malatyaspor deplasmanına giden kafile, Havza yakınlarında büyük bir kaza geçirdi. Bu kazada teknik direktör Nuri Asan ile Mete Adanır ve Muzaffer Badalıoğlu yaşamını yitirdi. Ayrıca şoför Asım Özkan ve futbolcu Zoran Tomic de hayatını kaybedenler arasındaydı.
Emin Kar gibi isimlerin tanıklık ettiği bu acı, Türk futbolunun hafızasına kara bir gün olarak kazındı. Ancak o yılların ruhu ve şehir sevgisi, bugün hâlâ Samsunspor’un tarihine ışık tutmaya devam ediyor. Bu nedenle geçmişin mirasını korumak her Samsunsporlu için bir görev niteliği taşıyor.

Türkiye, 1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldığında sadece bir komşusunu değil, yarım asırlık dış politika pusulasını da kaybetti. Ankara, 1945 sonrası güvenlik mimarisini Sovyet tehdidini dengelemek üzerine kurmuştu. Ancak bir gecede kendisini büyük bir jeopolitik boşluğun tam ortasında buldu. Soğuk Savaş boyunca ileri karakol işlevi gören ülkemiz, artık kuzeyinde dağılmış cumhuriyetlerle karşı karşıyaydı. Ayrıca güney hatlarında istikrarsızlık üreten yeni kriz alanları ortaya çıkmıştı.
Bu stratejik sarsıntının en net yansıması 1990-91 Körfez Krizi sırasında yaşandı. Dönemin siyasi liderliği, bu süreci yeni bir rol tanımlama fırsatı olarak görüyordu. Özellikle Musul-Kerkük hattında aktif bir askeri pozisyon alınmasını savunuyordu. Bu nedenle Türkiye’nin edilgen bir sınır devleti yerine bölgesel bir kurucu aktör olması hedefleniyordu. Ancak bu risk alan yaklaşım, askeri bürokrasinin temkinli stratejik kültürüyle sert bir şekilde çatıştı.
Devletin güvenlik birimleri, kapasite sınırlarının zorlanmasının büyük maliyetler doğuracağını düşünüyordu. Bu görüş ayrılığı, Cumhuriyet tarihinin en dikkat çekici sivil-asker gerilimlerinden birine dönüştü. Yaşanan kriz, dış politikada nihai karar merciinin kim olduğu sorusunu açıkça gündeme taşıdı. Diğer yandan Batılı analiz merkezleri, Türkiye’yi o dönemde yönünü arayan bölgesel bir güç olarak tanımladı. Ekonomik kırılganlık ve dışa bağımlı savunma sistemleri, iddialı hamleleri zorlaştırıyordu.
Aradan geçen otuz yılın ardından bugün tablo belirgin bir biçimde değişti. Türkiye, ittifaklarını korurken karar alma süreçlerinde sivil iradenin gücünü artırdı. Özellikle savunma sanayisindeki yerlileşme oranı, dış politika araçlarını büyük oranda genişletti. İnsansız hava araçları ve deniz yetenekleri, Ankara’nın elini güçlendiren temel unsurlar oldu. Bu sayede Mavi Vatan doktrini çerçevesinde daha görünür bir stratejik profil ortaya çıktı.
Bugün gelinen noktada ülkemiz, Soğuk Savaş’ın edilgen karakolu konumundan tamamen uzaklaştı. Türkiye, artık risk ile kapasite arasındaki dengeyi başarıyla yöneten bir aktör profili sergiliyor. Siyasi irade ile askeri teknik gücü eşgüdüm içinde kullanıyor. Aslında 90’lı yılların o sancılı stratejik şoku, milli stratejik kimliğin inşa sürecini başlattı. Sonuç olarak Türkiye, kendi eksenini belirleyen güçlü bir bölgesel güç haline geldi. 
Bağlantılar: